Ölümü Öğrenmek

İnsan öğrenen bir varlıktır. Dünyaya adımını atıp ilk nefesini aldığı andan itibaren öğrenmeye başlar. Öğrenme, onunla, onun hayatı boyunca devam eder.

Her şeyi öğrenir insan da, ölümü öğrenmek bir başkadır. Zordur, kolay yolu yoktur. Kendi çevresinde dolanana kadar, kendi yakınına gelene kadar farkına varmaz insan. Kendinden uzak olan ölümlere tepkisi hep “Allah rahmet eylesin”dir. Belki biraz üzülür, ah vah eder ama illa ki bir yerde unutur. Çünkü ölenler hep başkasıdır. Başkası, başkası…

İnsanın ölümlü bir varlık olduğunu ölüm ilk defa bize uğradığında öğrendim ben. Muhakkak ki dedem ölene kadar da birçok kez uğramıştır ya, onları ben görmedim, bilmiyorum. Hoş, dedemi de görmedim öldüğünde, üniversite okuyordum, uzaklardaydım. Ama insanın dedesini kaybetmesinin acısının nasıl bir şey olduğunu gelen kara haberle bile anladım, hem de çok iyi anladım. Zira bu sefer ölen başkası değildi, ölüm bize uğramıştı.

Dedemden önce de ölümler görmüştüm ben, ama onlar bizden değildi. Dedim ya, hep başkalarıydı ölenler.

Dedemden bir zaman sonra babaanneme uğradı ölüm. Yine bize. Alışmıştı herhalde. Belki de bizi alıştırıyordu yavaş yavaş. Dedemin ölümü, babaannemin ölümünü daha mı katlanılır kılmıştı bilmiyorum ama, ölümün, bizleri de zamanı geldiğinde ziyaret etmekten geri durmayacağı gerçeğiyle yüzleştirdi beni.

Dedem ölebilirdi, babannem ölebilirdi, zira onlar yaşlıydılar. Yani o zamanki bana göre. Sanki yaşlı olmak ölmeyi hak ettiriyormuş gibi. İnsan geç olgunlaşan bir meyve gibidir. Ben de biraz olgunlaşınca anladım ki, aslında dedem de babaannemde çok genç yaşlarındaymış öldüklerinde.

Dedim ya insan öğrenen bir varlıktır diye. Bir gün annemin de ölebileceğini, bunaltıcı bir yaz akşamında, eski, külüstür bir minibüsün içinde öğrendim ben. Annem orta koltuğa yatmış, tabi ona yatmak denirse, acıdan ve ağrıdan annem olmaktan çıkmış, beti benzi atmış uğruna uğruna bir o yana bir bu yana döneleniyordu. Belki de bundan başka yapacak bir şeyi yoktu. Anneme o andaki bakışlarımdaki anlamı tarif edebilmem mümkün olmadı hiç, kendime bile. Bu zamana kadar böyle bakmamıştım. Sevgi, acıma, elimin kolumun bağlı olmasının çaresizliği. Ve… İlk defa kaybetme ihtimalinin korkusu. Hepsi bakışlarımda bir araya gelerek, gözyaşı suretinde yanaklarımdan süzülüyorlardı, annem görmesin diye çeşitli bahaneler uydurarak gizlemeye çalışırken..

Çok sürmedi, annem de aldı kendini gitti, ben yine uzaklardayken. Bu sefer öğretmendim, ama anneme elim yetmedi.

Dedem, ölmüştü babaannem ölmüştü tamam da, annem niye ölmüştü bu genç yaşında? Genç dedim de, annemin, öldüğünde dedemden iki yaş daha büyük olduğunun ayırdına vardığımda diyecek bir sözüm yoktu. Anne acısı da başka hiçbir acıya benzemiyordu be! Var olan kelimelerle tarifi mümkün değildi. Dille olacak iş değil, ancak yaşayan bilirdi.

Babam, yaslandığım dağım, hayattaki en büyük güvencem, hiç atmayan sigortamdı. Ama annemden bir zaman sonra, annemle aynı ayda, arkamdaki dağımın da yerle bir olabileceğini öğretti ölüm, hiç atmayacağını sandığım sigortamı attırarak. Hiç acımadı.

Gün geldi, ölümün bana da gelebileceğini öğrendim. Bir akşamdı, gamsız, kasavetsiz, toplanmıştık ailece akşam yemeği için sofranın başında. Hanım, balık

kızartıyordu. Çocuklar ve ben masanın başında, mutfağa yayılan nefis kokularla mest olmuş çene çalarken, bir telefon yetti her şeyi yerle bir etmeye. Birisi bir şeyler söylüyordu telefonun diğer ucundan. Eşimin büyük kardeşi, benim bacanağım, çocuklarımın en büyük dayıları, aklımın ucundan bile geçirmeyeceğim bir anda ölüme yakalanmıştı duyabildiğim kadarıyla, belki de duymak istediğim kadarıyla. Kaldım, sadece öylece kaldım. Hanıma baktım, o kadar kendi dünyasındaydı ki, az sonra duyacağı haberin onu beyninden vurcağından o kadar habersizdi ki. Nasıl söylemeliydi, bilemedim ama, usulca yerimden kalktım, düğmesini çevirerek ocağı kapattım. Bana döndü, yüzüme baktı anlamsızca, bakışlarındaydı sorusu, anında ters giden bir şeyler olduğunu anlamıştı. Sadece “Otur,” diyebildim sandalyeyi çekerek. “Neden?” bile diyemedi, emrime itaatle sandalyeye çöktü. Anlamıştı bir kara haber duyacağını, sadece kim olduğuydu aklındaki soru, anlıyordum. Ağlamaklı ağlamaklı “Abin,” diyebildim. O benden metindi oysa. “Nasıl olmuş?” sorusuna, “Bilmiyorum,” diyebildim. Bilmiyordum.

Bu kadardı işte hayat, bu kadar basitti sona ermesi. O da annemden gençti, hem de çok genç. Ama ölmüştü. İşte o zaman öğrendim ben, benim de bir gün ölebileceğimi. Oysa, o güne kadar ölümü hiç düşünmemiştim, buna kafa yormamıştım.

Bütün bunlardan şunu öğrendim ben: Hayatta ne kadar öğrenirse öğrensin, ölüm karşısında hep cahil kalıyor insan!

2011, Bulancak

Güncelleme: Bu yazıyı yazdıktan o kadar zaman sonra, ölüm defalarca kez misafirimiz oldu. Hiç geri çevir(e)medik. Ölümü öğrenme derslerimiz halen devam ediyor.

09.10.2025, Gülyalı

Bir yanıt yazın