Hüseyin, Nam-ı Diğer ‘İsiin’

Kimi “İsin Aga” derdi ona, kimisi sadece “İsiin”, çünkü köyünde Hüseyinler hep “İsiin”di.. Karısı da “İsiin” diyenlerdendi, anası babası da. Hüseyin’di adı oysa ya, umurunda olmazdı ne dedikleri. Ne isterlerse onu desinlerdi, nasıl olsa o aynı adamdı, bunu bilirdi. Ha, az kalsın unutuyordum, çocukların da “İsiin Dayısı”ydı o. Elhasıl, büyük küçük, köylü severdi Hüseyin’i.

Mukallit bir adamdı Hüseyin. Her durumdan mizah çıkarmayı çok iyi bilirdi çünkü. Okumamış olması zeki olmadığı anlamına gelmiyordu ne de olsa. Bu yönü, onun köyde çok sevilmesine neden olurdu.

Askerlik zamanları ve ara sıra ilçeye inmek hariç tutulursa, köyünün dışına neredeyse hiç çıkmamıştı ve çıkmazdı da Hüseyin. İşi olmamıştı belki yaban ellerde, kim bilir belki de parası. Kendi halinde, kendi yağında, kendi unuyla kavrularak yaşayıp giderdi, kendi köyünde.

Bir gün, nasıl olduysa oldu, köyünün de ilçesinin de dışına taşması gerekti Hüseyin’in. O zamanlar, zamanlar eski zamanlardan, mekanlar eski mekanlardan, yollar eski yollardan, şehiler eski şehirlerden, yaşamlarsa eski güzel yaşamlardandı. İşte o zamanların yol şartlarında, o zamanların otobüslerinden birine bindi. İstikamet kim bilir hangi ileydi tam bilemesek de, en azından kendi şehrinden büyük bir şehireydi ve o zamanın şartlarında yolculuk çok uzun ve zahmetliydi. Haliyle, otobüsler de bu uzun yolculukta çeşitli nedenlerle sık sık molalar verirlerdi. Çünkü o zamanın otobüsleri, zamane otobüsleri gibi kilometreler boyunca yolculuk edebilecek özelliklere sahip değillerdi. Ayrıca, şimdiki gibi tere tepe düz giden yollar, köprüler, viyadükler, tüneller de yoktu.

İşte bu otobüslerden biri, ilçe otogarından Hüseyin’i de alaraktan yola revan oldu. Gerçekten masallardaki gibi az gidiyor uz gidiyor, dere tepe düz gidiyor, ama çok duruyordu. Bazen yolcuların ihtiyacından, bazen de otobüsün ihtiyacından oluyordu bu durmalar. Dur, kalk yolculuk bir süre devam ettikten sonra, olması gereken oldu, yolcuların da, otobüsün de karnı acıktı, bir tesiste mola verildi. Tesis dediysek, o zamanın şartlarında ne kadar kendini tesis edebiliyorduysa işte. Yine de, şoförü de yolcuları da doyuracak bir tas çorbası, sıcak bir bardak çayı, otobüslere içirecek bir depo benzini hep  bulunurdu.

Mola verilmesiyle birlikte Hüseyin de indi otobüsten. Önce ihtiyacını mı giderse yoksa karnını mı doyursaydı, bilemedi. Köşeli kasketini tereğinden iki parmağıyla tutarak kafasını hem kaşıdı hem de havalandırdı. Bu ona, önce karnını doyurması gerektiğini düşünecek fırsatı verdi. Tuvalete, otobüsün kalkmasına en az süre kala gidecekti. Böylece, otobüste sıkışmasını olabildiğince geciktirmiş olacaktı.

Boş bir masaya yanaştı, yavaşça ahşap sandalyeyi çekerken, sandalyenin yer yer aşınarak çakılları meydana çıkmış beton zeminde çıkardığı tayır tayır ses kulakları tırmaladı. Bu, Hüseyin’i pek rahatsız etmedi. Çünkü aynı ses, farklı kimselerin ellerindeki sandalyelerden art arda yayılıyordu etrafa. Oturdu Hüseyin. Aç karnından yükselen gurultuyu duyan garsonun, gülümseyerek ve ellerini ovuşturarak tepesine dikilmesi bir oldu:

“Buyruun!”

Bir tas çorba ve ekmek istedi. Çorbayı beklerken, yandaki boş masada duran gazete gözüne ilişti. Uzandı, aldı yavaşça. Önce dış sayfalarını inceledi arkalı önlü, sonra iç sayfaları açtı, yüzüne doğru kaldırdı. O gazetesine gömülmüşken, garson dikildi önünde, elinde ekmekle. Hüseyin garsonu fark etmedi, ama garson onun kendisini farketmediğini farketmişti. Usulca elindeki dilimlenmiş ekmek kabını masaya bıraktıktan sonra seslendi:

“Hişşşt, dayı!” Seslenirken omuzundan dürtmüştü.

Hüseyin gazetenin arkasından kafasını çıkardı, ses etmeden, “Ne var?” dercesine göz kırptı. Garson gazeteyi işaret etti:

“Ters tutuyorsun dayı.”

Bunu söylerken gevrek gevrek de gülüyordu. Hüseyin tepki vermedi, kafasını da gazetenin arkasına aldı. Garson ısrar etti:

“Dayı, sana diyorum, gazeteyi ters tutuyorsun.”

Garsonun ısrarı üzerine kafasını bir daha çıkardı, gözünün içine baktı baktı ve tek cümle etti:

“Düzünden herkes okur yeğenim, marifet tersinden okumak.”

Okuma yazması varmıydı bilinmez Hüseyin’in ama, kafasını tekrar gazetenin arkasına çekerek okumasına devam etti. Aldığı cevaba verecek bir karşı cevabı olmayan garsonun gülmesi söndü, çorbayı getirmek üzere gerisingeri döndü, uzaklaştı.

Çorbası geldiğinde gazeteyi okuması bitmişti Hüseyin’in. Hemen çorba tasını önüne çekti. Ekmek kabına uzandı, aldı bir ekmek dilimi, başladı doğramaya. Yetmedi bir tane daha, o da yetmedi. Onu şaşkınlıkla izleyen garsonun konuşması dağıttı dikkatini:

“Dayı, bir de üzerine çıkıp çiğneseydin!” Gazete okumasına güldüğü gibi gülüyordu.

Hüseyin hiç bozuntuya vermedi yine. Kafasını kaldırdı, tek atımlık cümlelerinden birini kurdu sakince:

“Yeğen sen onun lezzetini bilseydin, emin ol çıkar çiğnerdin.”

Cümlesini bitirdiğinde göz kırptı, “Aldın mı cevabını!” der gibi.

Garson bilmiyordu ki, onların orada çorbaya, yoğurda, ayrana ekmek doğramak, turşu veya domates kavurmasını elle ekmek bana bana yemek en doğal adetlerdendi. Öyle ki, Hüseyin’in babası Ahmet dayı, yoğurdu koca bir tasa doldurur, sacda pişirilmiş mısır ekmeğini bir güzel doğrar, sonra da kaşığını tasın ortasına saplar, olmuş mu diye bakardı. Kaşık devrilmeden duruyorsa, olmuş demekti, çalakaşık yerdi. Yok durmuyorsa, durana kadar doğramaya devam ederdi. Nereden bilsindi garson.

Hüseyin, çorbayı doğramayı bitirdiğinde rahmetli babasının yediği gibi çalakaşık yedi. Üstüne, gelen çayı da içti, otobüsün kalkış saatini kaçırırım korkusuyla, tuvaletlerin olduğu tarafa doğru koşuşturarak uzaklaştı.

Bir yanıt yazın