En derin uykusundayken kulağına çalınan sesin güzelliğiyle gözlerini açtı:
“Allâhü ekber, Allâhü ekber, Allâhü ekber, Allâhü ekber.”
Aman Allah’ım, ne güzel bir sesti o. Her sabah muhakkak ezan sesiyle uyanırdı ama bu sabah okuyucunun sesi ayrı bir güzel, ayrı bir tatlıydı. Bu ses içine huzur doldururken yatağında doğruldu. Hep böyle olurdu. Hoca daha “Eşhedü en lâ ilâhe illallah, Eşhedü en lâ ilâhe illallah.” mısralarını bitirmeden ayakta olurdu. Her sabahki rutinini değiştirmeden bu sabah da öyle yaptı. Hiç vakit kaybetmeden abdestini aldı. Ezan bittiğinde çoktan seccadesinin önünde huzura durmaya hazırdı. Huşu içinde niyet ederek namaza başladı. O namazdayken, arkasında da her sabahki bir başka rutinin hiç değişmeden tekrar ettiğini biliyordu: Kendisinin ardından eşinin ayak seslerini, ince ince akan suyla abdestini aldığını, ardından aynı odaya gelerek arkasında namaz için hazır olduğunu duyardı. İçi huzurla doldu.
Namazdan sonra seccadesini dürerek kaldırdı, yerine koyarken birden aklına, bu haftanın haftalık planlamasını yapmadığı geldi. Oysa, hafta sonunda haftalık ders planını yapmış olurdu hep. Nasıl olmuştu da atlamıştı? “Bu hafta sonu da amma çabuk geçti,” diye düşündü. Sahi, niye bu kadar çabuk olmuştu? Üzerinde fazla durmadan bilgisayarını açtı. O bunlarla meşgulken eşi de namazını tamamladı, “Sen yatmayacak mısın?” diye sordu. O, okula gideceği sabahlar namazdan sonra hiç yatmazdı ki, bunu bildiği halde niye soruyordu, anlayamadı.
“Yok yatmayacağım, zaten biraz sonra kahvaltı ederim, ilaçlarımı da almam lazım, yatmaya değmez.”
Bilgisayarın başına oturmadan, yemekten yarım saat önce alınması gereken ilacını içti birkaç yudum suyla. O sırada eşi bir şeyler söylüyordu yatak odasına doğru uzaklaşan sesiyle, çok da kulak asmadı, zira aklı meşguldü.
Bilgisayarda ofis programını açtı, haftalık planlamasını yaptı. Programı kapatırken aklının içinde aralıklarla ” Bu hafta ne çabuk geçti yahu!” diye tekrarlayan sesi duydu. Arkasına yaslandı, ellerini başının arkasında kenetleyerek geriye doğru gerindi, derin bir nefes aldı. Şimdi kalkacak, çayı ocağa koyacaktı. Hafta içi, sabahları, eşinin uykusuna engel olmaya kıyamaz, kendi kahvaltısını kendisi hazırlardı. Yine öyle yapmak üzere ellerini dizlerinde şakatarak ayağa kalkıyordu ki, gözü ekranın altındaki panelde bulunan saate takıldı. Saatte bir sorun yoktu da, tarihte vardı sanki. Kafasını ekrandan kaldırarak hemen yanındaki duvarda, kocaman yazılarıyla asılı takvime baktı. Ne? Bu gün Pazar mıydı? Sahiden mi? Şaşkın ve kendine kızgın, elini alnında şaklattı. Ahh! Koltuğa yaslanıp kendisine olan kızgınlığını dizginlemeye çalıştı. Kendi kendini azarladı: “O kadar da B12 vitamin iğnesi yedin kaç ay, ne oldu? Bir işe yaramadı, bak, yine unuttun, yine unuttun!” Gülmeyle karışık, sorusunu sormayı da ihmal etmedi:
“Yaşlandın mı sen?”
Bilgisayarı kapattı, usulca yerinden kalktı. Yatak odasının kapısından eşine sitem cümleleri kurdu gülerek:
“Bu günün Pazar olduğunu niye söylemedin? Planımı yaptım, aç karnına olan ilaçlarımı bile aldım.”
Eşi boğazına kadar çektiği yorganının altından, hiçistifini bozmadan cevap verdi:
“Söyledim ama dinledin mi? Hem fena mı oldu? İşlerini hallettin erkenden, hadi şimdi yat ta uyu biraz.”
Anlaşılan o da uykuya dalamamıştı.
“İyi de ilaçlar…” diye başlamıştı ki, sustu. “Ammaan, alınmış bulunmuştur, nasılsa kalkınca kahvaltı etmeyecek miyim?”
Uykusunun tamamen açılmış olmasının verdiği “Tüh ve keşke”lerle, yeniden uyku tutup tutmayacağı konusunda kararsız bir bir şekilde yatağa girdi, yorganı üzerine çekti. Bir süre sonra, günün Pazar olmasının verdği rahatlamayla uykuya dalıp mışıl mışıl uyuduğunun farkına varmadı bile.
19.10.2025 Pazar, Bulancak
