Kerem diye bir öğrencim vardı. Birinci sınıfta. Vardı diyorum gerçi ama hâlâ var, sadece durum biraz… nasıl desem… gelişimsel olarak yerinde sayan bir macera gibi.
Zamanla fark ettim ki Kerem’in öyle sıradan bir “harf karıştırma” problemi yok. Bildiğin bazı harflerle arası bozuk, telaffuz edemiyor. Öyle böyle değil. Telaffuz edemediği harflerin olduğu kelimeleri de hiç umursamadan “uyduruyor”. Kelimeyi alıyor, resmen yeniden yorumluyor.
Hal böyle olunca, okuma dediğimiz şey de Kerem için çok “ağır aksak” bir kıvamda ilerliyor.
Durumu fark edince anneyi çağırdım. Babası yayladaymış, olayda devre dışı, yani “baba off”.
Anneye tane tane anlattım, sonra:
“Bakın,” dedim, “Kerem’in bir dil terapistine gitmesi lazım.”
Anne biraz “ıyk cıyk” modunda, ama kabul etti gibi sanki. Birkaç kez doktora götürdü de, ben biliyorum. Hatta o kısa sürede Kerem’de minicik bir ilerleme bile oldu.Bu bile “bir şey” bana göre.
Ben içimden “Tamam, bu iş çözüldü” diye sevinirken… Birinci sınıfın sonuna doğru her şey tepetaklak oldu.
Kerem “kendini resetledi” bildiğin.
Bir nevi fabrika ayarlarına geri döndü.
Olan oldu. Yaz tatiline girerken anneye sıkı sıkı tembih ettim:
“Üzerinde durun, sakın bırakmayın.Doktoru da ha.”
İkinci sınıf başladı. Kerem geldi. Ama nasıl geldi?
Sanki yaz tatilinde pratik yapmamış da üstüne bir de tüm öğrendiklerini silmiş.
Anneyi tekrar çağırdım:
“Kerem dil terapistine gitmiyor mu?”
Anne:
“Yok hocaaam, bıraktık biz onu.”
O “hocaaam” var ya, genizden geliyor. Gelirken de aanki kabahatini açığa vurmanın mahçupluğunu ortaya seriyor.
“Niye bıraktınız?” diye sordum biraz da sertçe.
Anne başladı saymaya. Sebepler, bahaneler, gerekçeler, falan filan. Her şey var.
En sonunda bombayı bıraktı:
“Hocaaaam, onun abisi de öyleydi. O da sonradan öğrendi. Kerem de öğrenir.”
Hıh, tamaaam!
Meğer Kerem’in abisi de aynı yoldan geçmiş. Şu an iki üst sınıfta. Öğretmeninden aldığım istihbari bilgiye göre, Kerem’den “bir tık iyi.”
Ama sadece “Bir tık.”
Ailede genetik olarak “”okumayı sonradan çözeriz” ekolü mü var ne?
“İyi madem,” dedim, başka diyecek bir şey bulamadım.
Zaman geçti, dönem bitti, tatiller geldi geçti… İkinci döneme başladık. Daha bir hafta olmuştu ki anne bir gün yine damladı.
Aynı ton, aynı giriş:
“Hocaaaam, ne olacak bu Kerem’in durumu yaaaa?”
İçimden geçen cevap:
“Sızlanmayı bırak. Kaç kere dedim ben sana doktoru bırakma diye? Şimdi bana mı soruyorsun? Sen söyle, ben de merak ediyorum.”
Demeyi çok isterdim ama diyemedim elbette.
Onun yerine şaka yollu:
“Abisine sor, o bilir.”
Güldüm sonra. Anne de güldü. İkimiz de aslında aynı şeyi anladık, emindim.
Şu an üçüncü sınıfın ilk dönemi bitmek üzere ve ben hâlâ Kerem’e okuma öğretmeye çalışıyorum.
Kerem ise hâlâ kelimeleri yeniden keşfetmeye uğraşıyor.
Ve ben artık şunu biliyorum:
Eğer bir gün Kerem düzgün okumayı başarırsa…
Bu sadece bir eğitim başarısı değil, aynı zamanda edebiyat dünyası içinbüyük bir kayıp olacak.
Çünkü bu çocukta ciddi bir “kelime uydurma” yeteneği var.
Kasım 2025
3/A Sınıfı
Gülyalı Merkez İlkokulu
