Doktor “Yürü Ya Hastam” Dedi: Koşu Bandında Hayatta Kalma Rehberi

Yaş alıp da hastalıklar kapıdan ayrılmamaya başlayınca, insan şöyle bir huzursuzlanıyor. Doktor ziyaretleri artmaya başlıyor ve yaş haddinden doktorlarla ahbap oluyorsun.

Yakın bir zamanda yaşadığım bir rahatsızlık dolayısıyla bir hastane ziyareti yapmam gerekti. Muayene, teşhis, tahliller ve diğer gerekli şeyler yapıldı edildi. En son ultrasona girdim. Doktor sağ olsun, karnımın her santimetrekaresini bir güzel inceledi, baktı. Aynı zamanda da hemşiresine, bir sürü şeyler yazdırsı, çizdirdi. Durum böyle olunca ben biraz işkillendim. Görüntüleme bitenden sonra sordum:

“Hocam durum çok mu vahim? O kadar çok şey yazdırdın çizdirdin ki!”

Gülümsedi doktor hanım:

“Yok, yok, onlar teknik terimler, takılma onlara sen. Doktorun gerekli açıklamayı yapacak. Karaciğer yağlanman aşırı yalnız.”

Bir de güler yüzlü bir hanımefendi ki, söyledikleri güven verdi, rahat bir nefes aldım.

Ultrason sonuçları hemen çıksa da, kan tahlili iki saatte çıkıyormuş. Vakit akşama doğru ilerliyor. Doktor saat beşte çıkıyormuş. Ya yetişmezse, ya yarına kalırsam endişesiyle beklemeye koyuldum. Öyle ya, ders çıkışı geldim, eğer yarına kalırsam yine aynı şekilde bir sürü iş. Neyse ki bir süre sonra endişelerim boşa çıktı, hemşire hanımın ağzından adımı duymamla, içeri daldım. Bu arada hem doktor, hem hemşireler, hem personel o kadar ilgili ve nazik ki, inanamazsınız.  Ama nasıl olur? diyorsunuz değil mi? Hadi merakta bırakmayayım, özel hastane burası, yıllardır geldiğim.

Doktor beni yanındaki sandalyeye buyur etti, ekrana baktı, hemşiresine bir şeyler yazdırdı çizdirdi, sonra döner sandalyesinde dönerek tam karşımda durdu:

“Sen bana en son Aralık ayında gelmişsin.”

“Eeee?” der gibi baktım, devamını bekledim. Güldü:

“Bu kadar uzatma.”

Ben de güldüm:

“İstesem de daha fazla uzatamıyorum ki.”

Karşılıklı gülüşmelerden sonra geçti açıklamalarına. O kadar tane tane, benim anlayacağım dille anlatıyordu ki. Yani konuyla hiçbir ilgisi olmayan biri nasıl anlayacaksa öyle: Bağırsaklarımda parazit varmış ve bütün karnımla birlikte sırtımda dolanıp durarak beni iki büklüm inleten buymuş.

“İlaç tedavisine başlayacağız. Biraz usun süreli bir tedavi olacak. On dört gün sonra kontrole geleceksin, yine eklemeler yapabilirim duruma göre. Sonra…”

Durakladı. Duraklayınca, “Acaba sıkıntılı bir durum mu var?” sorusu aklımın bir köşesinden girerek tüylerimi diken diken etti. Gıkımı çıkarmadan bekledim. Sanki yıllar gibi gelen beklemenin sonunda izahat geldi:

“Karaciğerinde aşırı bir yağlanma var.”

“Sürpriz değil hep var, her seferinde söylüyorsun,” dedim. Öyle de, bu sefer aşırıymış. Bu aşırı yağlanmanın sonu hiç iyi yerlere varmayacak, tahmin edebiliyorum.

“Ne yapacağız?”

Saydı döktü. Hepsini daha önce söylediklerinden biliyorum ve ben mümkün olduğu kadar söylediklerine uyuyorum. En son ne geleceğini de biliyorum. Ve geldi:

“Kilo vermen lazım!”

“Biliyorum da hocam da, veremiyorum ki. Bu yaştan sonra ağır spor da yapamam. Ne yapiim ben?”

Cevap tek kelime:

“Yürü!”

Allah yürü ya kulum demiş, zaten fırsat buldukça yürüyorum, ama yüksek tansiyonumdan dolayı yazın güneşte çıkamıyorum, kışın yağmurda. Geriye kalan zamanlar da yetmiyor. Doktora da aynen böyle dedim, gülümsemekle yetindi, ben ne yapayım der gibi. Uzun zamandır bir koşu bandı alma planım vardı, doktora sordum:

“Almalı mıyım?”

Düşündü biraz, ölçtü biçti.

“Öncelikle açık havayı öneriyoruz, ama o da olur.”

Böylece bir doktor ziyaretimizin daha sonuna gelmiş olduk. Ben doktordan da olumlu sinyali alınca, zaten araştırdığım üzere, geciktirmeden bir koşu bandı siparişi verdim. Çok geçmedi, siparişim geldi. Heyula bir şey. Malum ben biraz ağır ve genişçeyim, beni taşıyacak bir şey olmalıydı.

Koşu bandını, yatak odamızın en müstesna bir köşesine kurduk. Yürürken ses yapar endişemiz olmadı, zira aile apartmanındayız ve herkes bizden. Hem, akşam saatlerinde yürüyoruz ve o saatlerde evin o tarafında kimsecikler olmuyor. Ses konusunda sıkıntı yok yani.

Bir program dahilinde, her gün ya da birer gün atlatmalı 20’şer dakika yürüyeceğiz. Ben ertesi gün başladım, hanımın başlaması, belindeki rahatsızlığından dolayı birkaç gün buldu. Rahatsızlığı geçince ilk denemesi için bandın başına geldi, ama biraz endişeli. Endişeli, çünkü yürüyen merdivene binerken bile dengesini sağlamakta zorlanan birisi kendisi. Şimdi durmadan dönüp duran bir zeminin üzerinde, nasıl olacak bu iş?

Uzatmayalım, zor bir hal en düşük kilometreyle alıştırma yapmaya başladık. Yürüyor yavaş yavaş, dengesini sağlamak için büyün çaba sarf ediyor. Daha ilk denemeler, ama iyi gidiyor. Derken, bir kademe artırdım, onda da yürüdü biraz, ama tedirginliği yüzünden okunuyor.

“Bir kademe daha artırayım mı?”

“Artır ama, daha fazla değil.

Bir kademe daha yukarı çektim, baktım onda da sıkıntı yok, bir kademe daha yükselttim. Bu sefer zorlanmaya başladığını hissettim, ayakları bandın gerisine doğru gidiyor, elleri, tutamakta uzuyor. Anladım ki düşecek, emniyet mandalını çekiverdim, bant anında durdu. Bantla birlikte o da bir silkelendi, Allah’tan dengesini zor bir hal korumayı başardı da düşmedi.

“Az hızlanınca duramadın bandın üzerinde.”

Cevap sitemkâraneydi:

“Ne yapayım, kırk yıl diyende bir bant aldın, ömrümde bantta mı yürüdüm ben?”

Haklıydı. Bu kadar zaman sonra bir bant sahibi olmuştuk. Bant mı görmüştük ömrü hayatımızda.Gördüysek de bile, hiç ihtiyaç duymamıştık.

Yavaş yavaş o da ben de bantta yürümeye alışmaya başladık. Halihazırda ikimiz de tutamaklardan destek alarak yürüyoruz. Birkaç yürüyüşten sonra ben tutamaklardan birini bırakabilmeye başladım, ama o bırakamıyor. Diyorum ki: “Ben senin başında mı duracağım, artık hızını kendin artırıp düşür.” Deniyor. Yalnız, hız artırıp düşürmek için elinin birini tutamaktan çektiğinde yürümeyi de bırakıp bandın üzerinde duraklıyor. Bu durumda da bant onu geriye sürüklüyor ve düşme tehlikesi yaşıyor. Mecbur başında bekleyip ben hallediyorum o işi.

Bir zaman sonra, artık işi ilerletti, düşük kilometrede rahat yürüyor. Ben de başında beklemeyi bıraktım ilk kez. Bitirmesine yakın, bakayım dedim ne yapıyor. Baktım, devam ediyor.

“Yorulmadın mı?”

“Yoruldum.”

“Bitirsene.”

Bana bakıp güldü.

“Kırmızıya mı basacaktım?

“Evet, kırmızıya.”

Yürümeye devam ediyor. Üsteliyorum:

Bassana kırmızıya.

Yine bakıp gülerken, her haliyle yorulduğunu belli ediyor. Anladım ki elini bırakıp bitir düğmesine basamıyor, elini bırakırsa düşecek. Elimi uzattım, düğmeye bastım, bant durdu. Bantla birlikte o da durdu. Derin bir nefes alarak indi. Birkaç hafta oldu yürüyoruz. Ben daha yüksek kilometrelere çıkarken, o da artık bandın üzerinde rahatça durabiliyor ve durdurabiliyor.

İşte bizim koşu bandı maceramız böyle başladı.

30.10.2025, Bulancak

Bir yanıt yazın