Bayram Merdivenleri

Bayramlar bir başka yaşanırdı bizim köy evimizde. Telaşesi günler öncesinden başlar, hazırlıklar bu telaşenin eşliğinde bitmek bilmeden yapılırdı. Günler öncesinden harala gürele başlayan koşturmaca, arife günü doruk noktasına ulaşırdı. Yufkalar mı açılmaz, sarmalar mı sarılmaz, helvalar mı kavrulmazdı.

Bayramların olmazsa olmazları vardı: Yahni, ki etsiz asla olamazdı. Yaprak sarması, ki bizdeki her çeşidinin adı dolmadır. Fasulye sirkelisi, ki yine bizim oralardan başka yerlerde bilindiğini görmedim. Veeee… Bayramların en olmazı, yağlı yufka üzerinde darı unu helvası. Darı unu helvası ki her daim benim favorimdi. Halâ da öyledir ama, artık yapanlar sessizce elini eteklerini toplayarak rahmet-i rahmana göç etmiş olduklarından, bulabilirsem.

Göl tereyağında en esmerinden kavrularaktan sonuna doğru şekerle hemhal olan darı unu helvası, en tazesinden ikram edilebilsin diye özellikle arife günü akşamı yapılırdı. Bu darı unu helvası, evin üst katına çıkan ahşap merdivenin basamaklarının duvara karşı gelen tarafına, her basamakta bir tabak olacak şekilde konurdu. Her tabağa, tereyağıyla yağlanarak katlanmış yufkanın üzerine üçer adet olacak şekilde darı unu helvası konulurdu. Yemeğe oturmak niyetinde olmayıp sadece bayramlaşarak çıkacak olanlar çıkarken, yemek yiyenler ise inerken tabaklardan alırlar, yemeğin üzerine tatlı niyetine afiyetle yerlerdi.

Yemekten bahsetmişken…

Bayram günlerinin unutulmaz farklı farklı adetleri olur memleketimin köylerinde, birbirinden renkli, birbirinden güzel. Bizim köy de bu köylerden ayrı tutulamazdı elbette. Şöyle ki: Bayram namazından çıkılır, cemaat dağılmadan, topluca ilk bizim eve gidilir, sofralar kurulur, sofralar dolusu yemekler yenir, bayramlaşılır, yemeğin sonu helvayla bağlanarak köye dağılınırdı. Bunda, camiden çıkışta ilk ev olmamızın payı büyüktü muhakkak, bunu inkar edemem ama, İdris Dayı namıyla bilinen dedemin, köyün saygı gören ileri gelenlerinden biri olması da fazlaca rol oynuyordu.

İşte o bayram günlerinin birinde, zamanını net söyleyemesem de gençliğimde bir bayram, tamı tamına on üç sofra kurduğumuzu bilirim. Sofra ha, bildiğin yer sofrası. Üst kattaki büyük ve geniş misafir odasında, yere serilen kocaman sofra örtüsünün üzerine, kocaman dört ayaklı yer sofrası, onun da üzerine gururla kurulan kocaman sini. Sininin üzeri, günlerce öncesinden özenle ve heyecanla hazırlanmış olan yemeklerle bezenirdi. Sofraya dizi dize sıkışarak oturulur, omuzlar ve kollar birbirine vururdu yerken.

İdris Dayı’nın ahirete göçünün ardından, bu adet biraz söner gibi olsa da, babaanmenin hayatta olması hasebiyle yine de bir süre daha devam etti eski görkemini kaybederek. Kurulan sofraların sayısı da azaldı haliyle. Camiden çıkanların bir kısmı önce kendi evlerine gider oldular.

Gel zaman git zaman, babaannem de aldı başını gitti bu dünyadan; kurulan sofraların sayısı biraz daha azaldı. Sonrasında babam ve annem; bir müddet onların sayesin de de sofralar kuruldu kurulmasına da, zaman hiç durmadı, aktı, geçti. Onların da aceleleri varmış ki, birbirinin hasretine dayanamamışçasına çekildiler dünya sahnesinden. Zaman zaman aktı, göçen göçtü. Adetler de, bayramlar da zamanın değişiminden nasibini aldı. Artık ne o büyükler kaldı geriye, ne de o bayram  gibi geçirilen bayramlar. Bayramlar tatil firsatına evrildi. Bayramlaşmalar sosyal ağlardan ruhsuz birkaç kelime yada telefondan yavan birkaç cümleye sığdırılır oldu. Her şeyin sıradanlaştığı, insanların kendi içinde, kendi için yaşamaya başladığı bir çağda çok da garipsenecek bir durum değil sanki.

Eskiden bayramlar yaşanırdı; şimdi ise sadece hatırlanıyor.

Bir yanıt yazın