Yağmur

Gençti. Gençliğinin baharındaydı. Kanının kaynadığı, dokuz çortu birden atladığı zamanlardı. Lisede okyordu. Babası ve annesi köyde yaşıyordu. O, hafta içinde okula gittiği günlerde ilçede ablasının yanında, hafta sonu tatili için köydeydi. Köyü sevmediği pek söylenemese de, öncelikli tercihi sayılmazdı. Biraz babasından olan çekincesi, biraz da okul yorgunluğunu atma isteğiyle, cuma günleri okul dağılır dağılmaz kendisini köy dolmuşunda bulurdu. Sonrası, köyde babasıyla birlikte bitmek tükenmek bilmeyen işler. İşte bundan hoşlanmıyordu. Babası, mübarek adam, hiç dur durak bilmez, ona da aman vermezdi. Her yerden, her şeyden bir iş icat eder, bu esnada onu da yanından hiç ayırmazdı.

Hafta sonları çabuk geçerdi de, yaz tatilleri tam bir işkence gibi gelirdi ona. Bitmek tükenmek bilmeyen işler fındık mevsimiyle birleşir, okul açılana kadar aman vermezdi. Fındık sezonu okullar açıldığında bitmezdi ama, en azından kendisi için özgürlük sayardı. Okulların açılmasını bu yüzden kurtuluş günü olarak görür, büyük sevinç yaşardı.

Yine bir fındık mevsimi gelip çatmış, mecburi istikamet olarak köyün yolunu tutmuştu. Yapılacak bir sürü iş kendini bekliyordu muhakkak, biliyordu. Babası yine her dakika her yerden bir iş icat edecek, akşama kadar didinip duracaklardı. Babasıyla zaman geçirmeyi çok seviyordu da, keşke şu bitmek tükenmek bilmeyen işlerle kendisini bu kadar boğmasaydı.

En mutlu olduğu zamanlar akşamlardı. Zira akşamşamları iş icat etmiyordu babası. Akşamlar tamamen kendisinindi ve bir anını bile boş geçirmiyordu. En sevdiği iş olan yazmayla ve son zamanlarda uğraşmaya başladığı ve daha yolun çok başında olduğu karikatürle uğraşmaya bayılıyordu. Çok sonraları, haytının akışıyla birlikte karikatür hobisi törpülenecek, yazma işi belli dönemlerde mola verse de kendisini hiç bırakmayacaktı.

Öyle böyle derken fındık toplama zamanı geldi çattı. “Fındık zamanı geldiği mi mezardaki ölüler bile dirilir,” derlerdi oralarda. Sezon boyunca dur durak bilinmez, yağsa da açsa da, güneş yaksa kavursa da fındığa ara verilmezdi. Bunların hepsine gün içinde bir şekilde katlanıyordu da, en kötüsü sabah ezanıyla birlikte kalkmak zorunda olmaktı. Çünkü, elinden gelse güneş doğar doğmaz bahçede olunmasını isterdi babası. Yağmuru bir kurtuluş olarak görür, bol bol, çok çok yağmur yağmasını dilerdi. Öyle yağmalıydı ki, bardaktan boşanırcasına, sel gidercesine, bahçe altında durulamamacasına. Hele sabah yağmalıydı ki öyle bir yağmur, bahçeye gitmemenin mutluluğuyla yorganına gömülüp yatsın, uyusun da uyusun, günün, belki de günlerin yorgunluğunu sonuna kadar çıkarabilsin.

Böyle günlerde, bir anda başlayıp yine bir anda bitiveren yağmurlara çok ayar olurdu. Yağsa da, evin çinko damına vuran yağmur damlalarının tıpırtısılya ninnilene ninnilene biraz uyusa olmaz mıydı? Ne o öyle, tam tadını çıkarmaya başlamışken pat diye kesilmek? Gerçi babası buna da müsaade etmez, “Kalkın kahvaltınızı yapın da öyle yatın,” derdi. Neymiş efendim, yağmur diner dinmez soluğu bahçede almak için hazırlıklı olmalıymışlar. “Az rahat versen ölür müsün be adam?” diye kızıp dururdu babasına içten içe. Kızdığı, onu sevmediği anlamına gelmezdi. Zaten kızgınlığı babasının şahsına değil, sürekli iş icat etmesineydi.

Salı günleri ilçenin pazarıydı ve babası o günleri hiç es geçmezdi. Salı geldiğinde, belli etmese de içten içe sevinirdi. Bilirdi ki babası yine pazara gidecek. Evin mutfağı olan aşananın hemen üstündeki odasından alttaki sesleri dinler, annesinin babasına kahvaltısını ettirip onu uğurlayışına, babasının evin başından geçen yola çıkarak köyün bir başından gelmesini beklediği dolmuşun hırıltısına kulak kesilirdi. Ne zaman ki dolmuşun hırıltısı yavaş yavaş uzaklaşır, işte o zaman büyük bir rahatlıkla yatağında gerinirdi. Gerinmesine alt kattan gelen kızarmış ekmek kokuları eşlik ederdi. Annesi yine ekmek kızartıyordu. Çünkü böyle zamanlarda hep öyle yapardı. Aşağı iner, ekmek kızartması ve çökeleğe eşlik ettirdiği şekerli çayıyla höpürdete höpürdete kahvaltısını ederdi. Bu anlarda annesinin yüzüne bakmayı çok severdi. Zaman su gibi akıp da annesi ansızın dünyasından gidince, neden daha fazla bakmadım diye kendisine çok kızmıştı.

Mutluluğu babası gelene kadar sürerdi. Çünkü babası, daha eve adımını atmadan bir iş icat etmiş olurdu. Kendisini de çağırır, böylece mesai kaldığı yerden devam ederdi. Babası da annesinin peşinden gittiğinde, “Keşke kalsaydı da bana hep bir iş icat etseydi,” diye hayıflanmaktan kendini alamadığı anlar hiç eksik olmuyordu. Böyle anlarda anne ve babasının özleminin içinde nasıl çöreklenmiş olduğunun farkına varırdı. İnsan, bunun gençlikte iken farkına varamıyordu. Ne zaman ki anne ya da baba olunur, hayattan yaş almaya başlanır, işte o zamanlarda anne babanın, ne kadar büyük bir nimet olduğu idrak edilirdi, buna inanıyordu.

Aylar Ağustos ayına varmış, mevsimler fındık mevsimine evrilmişti. Günlerdir fındık topluyorlardı. İmece halinde dağlardaki yerleri toplamışlar, artık sezonun sonuna doğru yaklaştıklarının habercisi olan, Evin Başı dedikleri bahçeye gelmişlerdi. Evin Başı’nı çok seviyordu. Seviyordu, çünkü işin son demlerinin habercisiydi Evin Başı. Seviyordu, çünkü ev yakındı, seviyordu, çünkü fındık bitiyordu, seviyordu, çünkü okulun açılması yaklaşıyordu. O mutlu olmasın da kim mutlu olsundu!

Bu yıl fındık mevsimi çok yağışlı geçiyordu. Aslında bunun onu çok mutlu etmesi gerekirken tam tersi oluyor, bir an evvel fındık toplama işi bitsin diye sürekli “Haydin, haydin!” diyen babası yüzünden yağmurun tadını çıkaramıyordu.

Yerden eğilip toplanamayacak kadar kalınca bir dalın üzerindeydi. Avuç avuç çaplayarak topladığı fındığı yere saçıyor, yerden de bir kaç kişi topluyordu. Topladığı fındığı yere saçmasına rağmen sepeti belinde bağlıydı. Onu sanki dalın üzerinde bir denge unsuru gibi kullanıyordu. Öğleden sonra başlayıp hiç durmadan zır zır yağan yağmur, her geçen dakika şiddetini artırarak devam ediyordu. Babasına baktı üzerinde durduğu dalın yapraklarının arasından. Yağmur sanki hiç yağmıyormuş gibi eğdiği dalı toplayıp bitirmek için çabalarken, şıp diye gözüne düşen, boynundan aşağı süzülüp ürperten yağmura aldırış ettiği yoktu. Bu onu sinirlendirdi. Daha ne olması gerkiyordu? Tuttuğu dalın elinden kayması, pat diye yere düşmesi mi lazımdı? Diğerlerine baktı, kendisi gibi herkesin gözünün babasının üzerinde olduğunu farketti. Hepsi bir işaret bekliyor gibiydi de kimsede bunu söyleyecek cesaret yoktu sanki. Daha fazla dayanamadı, belindeki sepeti, elindeki dal çekmek için kullandığı uzunca geravuyu yere fırlattı. Üzerinde bulunduğu daldan aşağı atladı. Kayganlaşan ıslak otların üzerinde bir an için kayan, tırtıklı tabanı aşınmış lastik ayakkabıları onu az kalsın düşürüyordu. Bir elini yere vererek zor da olsa dengesini sağladı. Fındık toplayan herkesin gözlerinin kendisine döndüğünü o zaman farketti. Tavrından hiç taviz vermeden, en sinirli haliyle, herkesin duyması için bağıra bağıra söylendi:

“Başlarım sizin fındığınıza, ben eve gidiyorum!”

Kimsenin gıkı çıkmadı. Hayret, babası da ağzını açıp tek kelime etmedi. Bundan biraz daha cesaret alarak arkasına bakmadan eve koştu. Kendini içeri attığında donuna kadar ıslanmış olduğunu farketti. Hemen üst kata çıktı, ıslakları çıkardı, kurulandı, çamaşırlarını değiştirip aşağı indi. Aşağı indiğinde eve girerken gördü. Babası en arkadan geliyordı. Babası da dahil, kimseden ses çıkmıyordu. Onlar da kendisi gibi üst kata çıktılar. Ağabeyi yanından geçerken göz etti. Babasının tepkisinin beklediği gibi olmamasından aldığı cesaretle arkalarından kıs kıs güldü.

Bir yanıt yazın